VAHİY - 1 PDF Yazdır e-Posta
Tebliğ için kaynaklar 2 - 25-VAHİY

 

VAHİY

Allah doğrudan kalbe hitab eder, bu sessiz hitaba vahiy denir. Allah’ın kişinin kalp kulağını açarak o kişi ile konuşmasıdır. Allahû Tealâ kiminle konuşursa, neyle konuşursa onun Kur’ân’daki adı “vahiy”dir. Allah’ın bir insanla konuşması söz konusuysa, o kişi Allah’tan vahiy alıyor demektir. Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:

42 / ŞÛRÂ - 51: Ve mâ kâne li beşerin en yukellimehullâhu illâ vahyen ev min verâi hıcâbin ev yursile resûlen fe yûhıye bi iznihî mâ yeşâu, innehu aliyyun hakîm(hakîmun).
Allah'ın hiçbir insanla konuşması olmamıştır, illâ vahyile veya perde arkasından veya dilediğine izniyle vahyetsin diye resûl (melek) göndererek. Allah, bilir ve hikmet sahibidir.

Allahın vahyetmesi iki türlüdür. Vahiy metlu(şer i vahiy), Vahiy gayri metlu(şeri olmayan vahiy)dir.

1-Şer’i vahiy (Vahy-i metlu) : Allah'ın peygamberlerine verdiği kitapları ve sayfaları içerir.Tilavet edilen vahyi oluşturur. Herkesi ilgilendiren Allah'ın emir ve yasaklarını kapsar.

Vahiy metlu (şer'i vahiy), vahyin en üst seviyedeki muhattabı nebîlerdir. Allahû Tealâ, nebîlerine her iki çeşit vahyi en üst seviyede fail kılmıştır. Vasıtalı Vahiy (şer'i vahiy) veya vahiy metlu, Rabbimizin Kendi emirlerini ihtiva eden şeriat kitaplarını Cebrail (A.S) vasıtasıyla nebilerinin kalbine inzal etmesidir. Bu vahiy Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile son bulmuştur. Çünkü Kur'ân-ı Kerim muhafaza altında ve kıyâmete kadar bu kitap ile hükmedilecektir.

Kur’ân-ı Kerim, şer’i vahiydir.

 

HİCR-9: İnnâ nahnu nezzelnez zikre ve innâ lehu le hâfizûn(hâfizûne).
Muhakkak ki; zikri (Kur’ân-ı Kerim’i) Biz indirdik. O’nun koruyucuları (da) mutlaka Biziz.

 

Allahû Tealâ şerî vahyin sona erdiğini Mâide-3’de açık ve net olarak ifade etmiştir.

5/MÂİDE-3: ...el yevme ekmeltu lekum dînekum ve etmemtu aleykum ni’metî ve radîtu lekumul islâme dînen,…
...bugün sizin dîninizi kemâle erdirdim. Ve üzerinizdeki ni’metimi tamamladım. Sizin için dîn olarak İslâm’dan razı oldum,…

 

Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in, son nebî olması sebebiyle ve başka bir şeriat kitabının gelmesi de söz konusu olmadığı için, bu vahiy sona ermiştir. Peygamber efendimiz (SAV) ise bu şeri vahiyle insanlara anlatmıştır.

 

21/ENBİYÂ-45: Kul innemâ unzirukum bil vahyi ve lâ yesmeus summud duâe izâ mâ yunzerûn(yunzerûne).

De ki: “Ben, sizi sadece vahiy ile uyarıyorum.” Ve sağırlar, uyarıldıkları zaman (uyarıldıkları) şeye daveti işitmezler.

 

Bütün Resûlullah'ın sözleri vasıtasız vahyin ürünüdür.

 

53/NECM-3: Ve mâ yentıku anil hevâ.

Ve o, hevasından (kendiliğinden) konuşmaz.

 

53/NECM-4: İn huve illâ vahyun yûhâ.

(O'nun söyledikleri), sadece O'na vahyolunan vahiydir.

 

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’inde bütün peygamberlerine vahyettiğini dile getirmiştir.

4 / NİSÂ - 163: İnnâ evhaynâ ileyke kemâ evhaynâ ilâ nûhin ven nebiyyîne min ba’dih(ba’dihî), ve evhaynâ ilâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâti ve îsâ ve eyyûbe ve yûnuse ve hârûne ve suleymân(suleymâne), ve âteynâ dâvûde zebûrâ(zebûran).
Muhakkak ki Biz, Hz. Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve Hz.İbrâhîm'e, Hz.İsmail'e, Hz.İshak'a, Hz.Yâkub ve torunlarına, Hz.İsa'ya, Hz.Eyub'a, Hz.Yunus'a, Hz.Harun'a ve Hz.Süleyman'a da vahyettik. Ve Hz.Davud'a Zebur'u verdik.

NİSA-164: Ve rusulen kad kasasnâhum aleyke min kablu ve rusulen lem naksushum aleyk(aleyke), ve kellemallâhu mûsâ teklîmâ(teklîmen).
Sana daha önce kıssa ettiğimiz (bahsettiğimiz) resûllere ve bahsetmediğimiz resûllere (vahyettik). Ve Allah, Hz. Musa’ya hitap ederek konuştu.

2-Şer’i olmayan vahiy (Vahy-i gayrimetlu): Allah'ın kalp kulağını açtığı kişi ile konuşmasıdır.Tilavet edilmeyen vahiydir. Başka insanları bağlayan hükmü yoktur. Allah'ın o kişi ile konuşmasıdır. Peygamberlerin haricinde, her devirde hayatta olan devrin imamına, kavim resullerine ve veli mürşitlere şer'i olmayan vahiy gelmiştir.

 

Vasıtasız vahiy veya şer'i olmayan ya da vahiy gayri metlu dediğimiz vahiy, Allahû Tealâ'nın liyakat sahibi tüm kulları için geçerlidir. Bu vahiy, liyakat sahibi olan kulların kalp kulağının sem'i hassasına direkt olarak vahyetmesi suretiyle gerçekleşir. Yani herkes bu hedefe ulaşabilir. Ve bu yüzden de bu vahiy kıyâmete kadar devam edecektir.

 

Vahiy müessesesi, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le birlikte sona ermiş midir?

 

“Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le vahiy müessesesi kesilmiştir.” inanışı da, dînimize sonradan girmiş bir hurafedir; Allah’ın kanununda asla yeri yoktur.

Ahzâb Suresinin 40.âyet-i kerimesine göre Hz.Muhammed Mustafa (S.A.V)’le sona eren nübüvvet; yani peygamberlik müessesesidir.

33 / AHZÂB - 40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyin(nebiyyine), ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).
Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah'ın Resûl'ü ve Nebîler'in (Peygamberler'in) Hatemi'dir (Sonuncusu). Allah, herşeyi en iyi bilendir.

Âyet-i kerimede görüldüğü üzere Peygamber Efendimiz (s.a.v), Allah’ın Resûl’ü ve nebîlerin sonuncusudur. Bu demektir ki, Hz.Muhammed Mustafa (s.a.v) Efendimiz, resûllerin sonuncusu değildir. O’nunla birlikte sona eren nübüvvettir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v)’le birlikte sona eren şer’î, yani şeriat hükümlü vahiydir. Ama risalet müessesesi kıyâmete kadar süreceği için, risaleti temsil eden vahiy de kıyâmete kadar devam edecektir.

Bütün devirlerde risalet devam ettiği için Allah’tan vahiy alanlar da mutlaka vardır, kıyâmete kadar da var olacaklardır.

Nebî; peygamber demektir ve her nebî aynı zamanda resûldür. Fakat her resûl nebî değildir. Allahû Tealâ şerî hükümler içeren kitaplarını sadece peygamberlerine indirmiştir. Peygamberler arasında fetret devirleri olmasına rağmen velî resûller, ardı ardına bütün devrelerde ve bütün kavimlere gönderilmişlerdir.

23 / MU'MİNÛN - 44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).
Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü'min olmayan kavim (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun.

16 / NAHL - 36: Ve le kad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâleh(dalâletu), fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah'a ulaşmayı dileyerek) Allah'a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını, (Resûlün daveti üzerine Allah'a ulaşmayı dileyenleri) Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).

3 / ÂLİ İMRÂN - 164: Le kad mennallâhu alel mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Andolsun ki Allah, mü'minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni'met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O'nun (Allah'ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.

İşte bu üç âyet-i kerime risaletin dünya durdukça devam edeceğini açıkça ifade etmektedir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) de hadîs-i şerifinde, "Benden sonra nebî gelmeyecek, imamlar gelecek" buyurmuştur. Her devirde, kavîm resûlleri arasından seçilen bir kişi o devrin imamıdır. Kaldı ki Allahû Tealâ Enbiyâ-7’de; "Bilmiyorsanız zikir ehline sorun." buyurmaktadır.

21 / ENBİYÂ - 7: Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Ve senden önce, vahyettiğimiz rical (erkekler)den başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (daimî zikrin sahiplerine) sorun.

Ehli zikir; ulûl’elbabın; daimî zikrin sahiplerinin adıdır. Allahû Tealâ ulûl’elbab için şöyle buyurmaktadır;

3 / ÂLİ İMRÂN - 191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.

Ulûl’elbab; Allah ile konuşma yetkisinin sahibi olan kişidir. Bilmediği bir konuyu Allahû Tealâ’dan soracaktır ve cevabını alacaktır. Sualin cevabını ve arkasında yatan sırrı mutlaka Allahû Tealâ ona söyleyecektir. Âli İmrân-7’de bu konu açıkça ifade edilmiştir.

3 / ÂLİ İMRÂN - 7: Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmellezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe te’vîlih(te’vîlihi), ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).
Kitab'ı sana indiren O'dur. Onun bir kısmı muhkem (hüküm ihtiva eden, mânâsı açık olan) âyetlerdir, onlar Kitab'ın esasıdır ve diğerleri, muteşâbihtir (yoruma açık âyetlerdir). Fakat kalplerinde eğrilik (bâtıla meyil) bulunanlar, bu sebeble muteşâbih olanlara (yorum gerektirenlere) tâbî olurlar. Ondan fitne çıkarmak için, onun te'vilini (yorumunu) yapmak isterler. Ve onun te'vilini Allah'dan başka kimse bilmez ve ilimde rusuh sahipleri ise: "Biz O'na îmân ettik, hepsi Rabbimizin katındandır" derler, onlar da tezekkür edemezler, sadece Ulûl'elbab (daimi zikrin ve sırların sahipleri) (tezekkür edebilir).

Görüldüğü üzere vahiy, peygamber Efendimiz (SAV)’le kesilmemiştir. Allah ile konuşma yetkisinin sahibi olanlar, en alt seviyede ulûl’elbab (sır hazinelerinin sahipleri) olanlardır. Onlar, daimî zikrin sahipleridir. Allah’ın ulûl’elbab ile konuşması da ancak vahiy iledir.

Allah’ın sözlerini işitmek, emir almak, sadece peygamberlere has bir olgu değildir. Allah’ın insanları hidayete ulaştırmakla vazifeli kıldığı veli resullerden zamanın imamı, kavmin resulleri ve onlara bağlı veli mürşidler bu görevlerini, Allah’tan aldıkları emirleri tebliğ suretiyle yapmak mecburiyetindedirler.

Öyleyse Allahû Tealâ'nın bütün dönemlerde irşad makamına atadığı kişiler, iradelerini de Allah'a teslim ederek Allah'tan daima vahiy alan kişilerdir. Bu kişiler öğretiyi Allah'ın emri ile gerçekleştirenlerdir.

32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).

Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık ve sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk'ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.

 

Bu emri Allahû Tealâ neyle bildiriyor? Tabiî ki vahiyle bildiriyor. Ne yazık ki, bugün bize dîni anlatanlar “Allah peygamberlerden başkasına vahyetmez” diyerek büyük bir gafın içine girmişlerdir. İslâmî eğitimin en önemli dallarından biri olan akaid ilmi vahiy kavramını açıklarken tamamen Kur'ân-ı Kerim'e ters düşmektedir. Allahû Tealâ, âyetlerde açıkça “vahiy” kelimesini kullandığı halde, vahiy kelimesini “ilham”a çevirmişlerdir.

 

Örneğin Maide Suresinin 111. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, Hz. İsa (A.S)'ın havarilerine vahyettiğini söylüyor;

5/MAİDE-111: Ve iz evhaytu ilel havâriyyîne en âminû bî ve bi resûlî, kâlû âmennâ veşhed bi ennenâ muslimûn(muslimûne).
Havarilere: “Bana ve resûlüme îmân edin.” diye vahyettiğim zaman, onlar da “Îmân ettik, bizim (Allah'a) teslim olduğumuza şahit ol.” demişlerdi.

     Bu ilham değildir. Çünkü Allahû Tealâ havarilere “Bana ve resûlüme îmân edin” ifadesini açıkça söylemektedir. Bu bir ilham olabilir mi? Bir içe doğma olabilir mi?

 

Allahû Tealâ ilham kelimesini Şems Suresinin 8. âyet-i kerimesinde kullanmıştır.

 

91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.
Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.

 

İlham, insanın tıkandığı bir noktada Allahû Tealâ'nın o kişinin dağarcığına bir kelimeyi hatırlatması veya ufkunu genişletmesidir. Burada tekellüm (konuşma) yoktur. Kalbe doğmak ayrıdır, vahiy ayrıdır. Vahiy, Hâlik ile mahlûkun konuşması olup, fizikî standartlarda bir ses değildir. Rüya aleminde de vahiy söz konusu değildir. Bu, Allahû Tealâ'nın Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in kalp kulağının sem'î isimli hassasına direkt olarak vahyetmesi suretiyle gerçekleşen bir aktivitedir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) de kalbinin fuad hassasıyla Allah ile konuşmaktaydı. İşte bu tekellümleşmedir.

ŞEYTANDAN VAHİY ALANLAR KİMLERDİR?

 

Şeytan da dostlarına onların iç sesiyle onlara vahyederken, insanlar Allah’ın dilediğine vahyetmesini inkâr etmekteler.

Tagut (cin ve insan şeytanlar), mü’min olanlarla mücâdele etmeleri için dostlarına vahyeder;

6/EN’AM-121: Ve lâ te’kulû mimmâ lem yuzkerismullâhî aleyhi ve innehu le fısk(fıskun), ve inneş şeyâtîne le yûhûne ilâ evliyâihim li yucâdilûkum ve in eta’tumûhum innekum le muşrikûn(muşrikûne).
Ve üzerine Allah’ın ismi anılmayan şeylerden yemeyin. Ve muhakkak ki; o fısktır. Ve şeytanlar, mutlaka sizinle mücâdele etmeleri için dostlarına vahyederler. Ve şâyet onlara itaat ederseniz (uyarsanız), mutlaka siz müşrikler olursunuz.

6/EN’AM-112: Ve kezâlike cealnâ li kulli nebiyyin aduvven şeyâtînel insi vel cinni, yûhî ba’duhum ilâ ba’dın zuhrufel kavli gurûrâ(gurûran), ve lev şâe rabbuke mâ fealûhu fe zerhum ve mâ yefterûn(yefterûne).
Ve böylece peygamberlerin hepsine, insan ve cin şeytanları düşman kıldık. Onlar, birbirlerine aldatarak güzel (süslü) sözler vahyederler (fısıldarlar). Ve eğer Rabbin dileseydi, onu yapamazlardı. Artık onları ve iftira ettikleri şeyleri terket (bırak).

     Şeytanlar dostlarına, mü’min olan kullar ve Allah’ın resûlleri ile mücâdele etsinler diye vahyederler. Doğrudan doğruya şeytandan beslenen, şeytanın vahyettiği kişiler vardır ki; şeytanın kendilerine dost kılındığı bu kişiler, âmenû olmayanlar, îmân etmeyenler, kâfirler, bir başka deyişle Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir.

Şeytanın, âmenû olanların ve Allah’ı vekil kılanların üzerine asla bir tesiri söz konusu değildir;

16/NAHL-98: Fe izâ kare’tel kur’âne festeız billâhi mineş şeytânir racîm(racîmi).
Öyleyse Kur’ân-ı Kerim’i okuduğun zaman recmedilmiş (taşlanmış) şeytandan hemen Allah’a sığın.

16/NAHL-99: İnnehu leyse lehu sultânun alellezîne âmenû ve alâ rabbihim yetevekkelûn(yetevekkelûne).
Çünkü onun, âmenû olanlar ve Rab’lerine tevekkül edenler üzerinde bir sultanlığı (yaptırım gücü) yoktur.

16/NAHL-100: İnnemâ sultânuhu alellezîne yetevellevnehu vellezîne hum bihî müşrikûn(müşrikûne).
Onun (şeytanın) sultanlığı (yaptırım gücü) sadece ona (şeytana) yönelenlerin ve onunla (şeytanla), Allah’a şirk koşanların üzerindedir (onları etkiler).

Şeytanın ilkası, şeytanın vahyidir. Şeytanın sultanlığı, kalbi hasta ve kasitun olanların üzerinedir, onlara tesir eder.

6/EN’AM-93: Ve men azlemu mimmenifterâ alâllâhi keziben ev kâle ûhıye ileyye ve lem yûha ileyhi şey’un ve men kâle seunzilu misle mâ enzelallâh(enzelallâhu), ve lev terâ iziz zâlimûne fî gamerâtil mevti vel melâiketu bâsitû eydîhim, ahricû enfusekum, el yevme tuczevne azâbel hûni bimâ kuntum tekûlûne alâllâhi gayrel hakkı ve kuntum an âyâtihi testekbirûn(testekbirûne).
Allah’a yalanla iftira eden veya kendisine hiçbir şey vahyolunmamışken “Bana da vahyolundu.” diyenden ve “Ben de Allah’ın indirdiği şeylerin benzerini indireceğim.” diyenden daha zalim kim vardır? Zalimleri, ölümün şiddet halinde iken ve ölüm melekleri ellerini uzatıp: “Nefslerinizi çıkarın. Bugün, Allah’a karşı hak olmayan şeyler söylediğiniz ve O’nun âyetlerine karşı kibirlendiğiniz için alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız.” dedikleri zaman görsen.

     Öyleyse şeytandan vahiy alanlar, yeryüzünde fesat çıkaranlardır. Şeytanın vahyinin kendisine tesir ettiği kişiler yeryüzünde fesat çıkaranlara itaat eden müşriklerdir.

Şeytanın, Allah'ın Velî Resûllerine ve Nebî Resûllerine tesir etmek imkânı yoktur. Allahû Tealâ'nın yardımıyla hiçbir zaman bunu başaramaz.

22/HAC-52: Ve mâ erselnâ min kablike min resûlin ve lâ nebiyyin illâ izâ temennâ elkaş şeytânu fî umniyyetih(umniyyetihî), fe yensehullâhu mâ yulkış şeytânu summe yuhkimullâhu âyâtih(âyâtihî), vallâhu alîmun hakîm(hakîmun).
Senden önce gönderdiğimiz (hiç)bir resûl ve nebî yoktur ki; (bir şey) temenni ettiği (dilediği) zaman şeytan, onun temenni ettiği şeye, (yalan) ilka etmemiş (ulaştırmamış) olsun. Fakat Allah, şeytanın ilka ettiği şeyi nesheder (kaldırır, yok eder). Sonra Allah, âyetlerini muhkem kılar (sağlamlaştırır). Ve Allah, Alîm’dir, Hakîm’dir (ilim ve hikmet sahibidir).

Ne yazık ki; şeytanın kendilerine vahyettiği bu kişiler, Allah’ın hidayetle vazifeli kıldığı resûlü bu istikamette suçlamaktadırlar. Kendileri şeytandan vahiy alırlar ama, Allah’tan vahiy alanı, şeytandan vahiy almakla suçlarlar.

44/DUHAN-13: Ennâ lehumuz zikrâ ve kad câehum resûlun mubîn(mubînun).
Onlara (herşeyi) açıklayan bir resûl gelmişti. (Buna rağmen resûlün söylediklerinden) ibret almadılar.

44/DUHAN-14: Summe tevellev anhu ve kâlû muallemun mecnûn(mecnûnun).
Ve (O’NA) (şeytan tarafından vahyedilerek) “öğretilmiş” ve “deli” dediler ve sonra O’NDAN yüz çevirdiler.

2/BAKARA-118: Ve kâlellezîne lâ ya’lemûne lev lâ yukellimunâllâhu ev te’tînâ âyeh(âyetun), kezâlike kâlellezîne min kablihim misle kavlihim, teşâbehet kulûbuhum, kad beyyennal âyâti li kavmin yûkınûn(yûkınûne).

Ve (gerçeği) bilmeyenler: “Keşke Allah bizimle konuşsa” veya “Bize de bir âyet gelse” dediler. Bunun gibi onlardan öncekiler de, onların sözlerine benzer (sözler) söyledi. Onların kalpleri birbirine benzedi. Âyetlerimizi, yakîn hasıl eden bir kavim için beyan etmiştik.

 

Allahû Tealâ, evrensel kanunu koymuş: “Kim, âyetlerime yakîn hasıl ederse, yani Hakk'ul yakîn hasıl ederse, Ben onlara âyetlerimi beyan ederim.” Bu beyan vahiyle yapılan beyandır. Çünkü Allahû Tealâ Şura Suresinin 51. âyet-i kerimesinde bir beşerle (insanla) ancak vahiyle konuştuğunu bize ifade ediyor. Şer'i vahyin muhattabı sadece peygamberlerdir.

     Şer'i olmayan yani vasıtasız vahyin muhattabı ise, sadece peygamberler değil daimî zikre ulaşan herkestir.

 

Allah peygamberlerinden başkasına vahyeder mi?

 

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’inde vahiy konusuna şek ve şüpheye yer olmaksızın açıklık getirmiştir. Fakat günümüz İslâm tatbikatında, Allahû Tealâ’nın peygamberlerden başkasıyla konuşmasının mümkün olmadığına inanılmaktadır. Vahiy konusundaki âyet-i kerimeleri incelediğimiz zaman, bu inanışın bütünüyle geçersiz olduğu kesin olarak ortaya çıkmaktadır.

 

Allahû Tealâ A’râf-175’e göre peygamberlerin dışında bir kişiye vahyetmiştir.

7 / A'RÂF - 175: Vetlu aleyhim nebeellezî âteynâhu âyâtinâ fenseleha minhâ fe etbeahuş şeytânu fe kâne minel gâvîn(gâvîne).
Onlara, âyetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberini oku (anlat). Sonra o, ondan (âyetlerden) ayrıldı, artık şeytan onu kendisine tâbî kıldı. Ve böylece o zarar görenlerden (azgınlardan) oldu.

 

Âyet-i kerimede sözü edilen kişi; kendisine vahyedildiği halde, bunun gereklerini yerine getirmemiş ve Allah’a âsi olmuştur. Bu kişinin peygamber olmadığı açık ve kesindir. Hiç kimsenin bunun aksini iddia etmesi mümkün değildir.

Allahû Tealâ Bakara-259’da mağarada konaklayan birine vahyettiğini ifade etmektedir.

2 / BAKARA - 259: Ev kellezî merra alâ karyetin ve hiye hâviyetun alâ urûşihâ, kâle ennâ yuhyî hâzihillâhu ba’de mevtihâ, fe emâtehullâhu miete âmin summe beaseh(beasehu), kâle kem lebist(lebiste), kâle lebistu yevme ev ba’da yevm(yevmin), kâle bel lebiste miete âmin fenzur ilâ taâmike ve şerâbike lem yetesenneh, venzur ilâ hımârike ve li nec’aleke âyeten lin nâsi venzur ilâl izâmi keyfe nunşizuhâ summe neksûhâ lahmâ(lahmen), fe lemmâ tebeyyene lehu, kâle a’lemu ennallâhe alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Veya çatıları üzerine çökmüş (altı üstüne gelmiş) bir karyeye uğrayan kimsenin, “Allah bunu (bu kasabayı) ölümünden sonra nasıl diriltecekî demesi gibi. Bunun üzerine Allah, onu yüz sene öldürdü. Sonra da diriltti. (Ona) “Ne kadar (ölü bir vaziyette) kaldın?”dedi. (O da): “Bir gün veya günün bir kısmı kadar.” dedi. (Allah): “Hayır, yüz yıl kaldın. Haydi yiyecek ve içeceğine bak, bozulup kokuşmadı. Ve merkebine bak. (Bu), seni insanlara bir âyet (canlı bir ibret) kılmamız içindir. Ve kemiklere bak. Onları nasıl inşa ediyoruz (kemikleri birleştirerek iskeleti kuruyoruz) sonra ona et giydiriyoruz.“Böylece (merkep dirilip, eski haline gelince ve herşey) ona açıkça belli olunca: “Allah'ın, herşeye kaadir olduğunu biliyorum.”dedi.

 

Bakara Suresinin 259.âyet-i kerimesi de; “Allah peygamberlerden başkasına vahyetmez.” tarzındaki bir iddiayı tamamen çürüten bir âyet-i kerimedir.

 

Allahû Tealâ Hz. İsa (A.S)’ın annesi Hz. Meryem'e vahyetmiştir.

 

3 / ÂLİ İMRÂN - 47: Kâlet rabbi ennâ yekûnu lî veledun ve lem yemsesnî beşer(beşerun), kâle kezâlikillâhu yahluku mâ yeşâ’(yeşâu) izâ kadâ emren fe innemâ yekûlu lehu kun fe yekûn(yekûnu).
(Hz Meryem): “Rabbim, benim çoçuğum nasıl olur? Bana bir beşer dokunmadı” dedi. (Allah şöyle buyurdu): “İşte böyle, Allah dilediğini yaratır. Bir emrin (işin) olmasını takdir ettiği zaman, sadece ona “ol!” der, o hemen olur.”

19 / MERYEM - 26: Fe kulî veşrabî ve karrî aynâ(aynen), fe immâ terayinne minel beşeri ehaden fe kûlî innî nezertu lir rahmâni savmen fe len ukellimel yevme insiyyâ(insiyyen).
Artık ye ve iç, gözün aydın olsun! Bundan sonra eğer beşerden bir kimseyi görürsen, o zaman (ona şöyle) söyle: “Muhakkak ki ben, Rahmân'a (konuşmama) orucu nezrettim (adadım). Bu sebeple bugün bir insanla asla konuşmayacağım.”

 

Allahû Tealâ Hz. İsa (A.S)’ın havarilerine vahyetmiştir.

5 / MÂİDE - 111: Ve iz evhaytu ilel havâriyyîne en âminû bî ve bi resûlî, kâlû âmennâ veşhed bi ennenâ muslimûn(muslimûne).
Ve havarilere; "Bana ve Resûl'üme îmân edin." diye vahyettiğim zaman, onlar da "Îmân ettik ve bizim (Hakk'a) teslim olduğumuza şahid ol." demişlerdi.

     Hiç kimse Hz. İsa (A.S)’ın havarilerinin peygamber olduğunu iddia edemeyecektir. Âyet-i kerimede açıkça görülüyor ki Allahû Tealâ, peygamber olmayan bu insanlara da vahyetmiştir.

Allahû Tealâ Hz. Musa (A.S)’ın annesine vahyetmiştir.

20 / TÂHÂ - 38: İz evhaynâ ilâ ummike mâ yûhâ.
Vahyedilecek şeyi annene vahyetmiştik.

 

Bilindiği üzere, Allahû Tealâ Hz. Musa (A.S)’ın annesine; “Bebeği (Hz. Musa’yı) Nil nehrine bırak.” demiştir. Ve böylece Nil nehrinden Firavun’un beldesine kadar gelen Hz.Musa (A.S)’ı, Firavun’un eşi Hz. Asiye büyütmüştür. Hz. Musa (A.S)’ın annesi bir peygamber olmadığına göre, demek ki Allahû Tealâ peygamberlerin dışındaki insanlara da vahyetmiştir.

Allahû Tealâ yere vahyetmiştir.

99 / ZİLZÂL - 5: Bi enne rabbeke ehvâlehâ.
Rabbinin ona vahyetmesi ile.

 

Allahû Tealâ arıya vahyetmiştir.

16 / NAHL - 68: Ve evhâ rabbuke ilen nahli enittehızî minel cibâli buyûten ve mineş şeceri ve mimmâ ya’rişûn(ya’rişûne).
Ve senin Rabbin, balarısına, dağlardan, ağaçlardan ve onların (insanların) kurdukları çardaklardan, evler (kovanlar) edinmelerini vahyetti.

Allahû Tealâ göklere vahyetmiştir.

41 / FUSSİLET - 12: Fe kadâhunne seb’a semâvâtin fî yevmeyni ve evhâ fî kulli semâin emrehâ ve zeyyennes semâed dunyâ bi mesâbîha ve hıfzâ(hıfzen), zâlike takdîrul azîzil alîm(alîmi).
Böylece onları iki günde yedi kat gök olarak kaza etti (yarattı, tamamladı). Her gök katına kendi emrini vahyetti. Ve dünya semasını kandillerle muhafaza ederek süsledik. İşte bu, Azîz ve Alîm olan (Allah'ın) takdiridir.

Allahû Tealâ Yûnus-2 ve A’râf-63’de herhangi bir kişiye vahyettiğini açıkça ifade etmektedir.

10 / YÛNUS - 2: E kâne linnâsi aceben en evhaynâ ilâ reculin minhum en enzirin nâse ve beşşirillezîne âmenû enne lehum kademe sıdkın inde rabbihim, kâlel kâfirûne inne hâzâ le sâhırun mubîn(mubînun).
Onlardan bir adama, "insanları uyarması, âmenû olanları (ölmeden önce Allah'a ulaşmayı dileyenleri) müjdelemesi" için vahyetmemiz insanlara acaip (garip) mi geldi? Muhakkak ki onlar için, Rab'lerinin yanında (katında) sıddıklar makamı vardır. Kâfirler şöyle dediler: “Muhakkak ki bu, mutlaka apaçık bir sihirbazdır.”

7 / A'RÂF - 62: Ubelligukum risâlâti rabbî ve ensahu lekum ve a’lemu minallahi mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Size Rabbimin risalelerini (gönderdiklerini) tebliğ ediyorum (ulaştırıyorum). Ve size nasihat ediyorum (öğüt veriyorum). Ve sizin bilmediğiniz şeyleri ben Allah'tan öğreniyorum (biliyorum).

7 / A'RÂF - 63: E ve acibtum en câekum zikrun min rabbikum alâ raculin minkum li yunzirekum ve li tettekû ve leallekum turhamûn(turhamûne).
Sizi uyarması ve takva sahibi olmanız için, içinizden bir adama, Rabbinizden bir zikrin gelmesine mi şaşırdınız? Ve böylece rahmet olunursunuz.

Ayetlerde Peygamber ifadesi geçmiyor, sadece” içlerinden bir adama vahyetmemiz” ifadesi kullanılmıştır. Allahû Tealâ dilediğine vahyeder. Dün de böyle olmuştur, bugün de böyledir ve yarın da böyle olacaktır, Allahû Tealâ dilediğine gene vahyedecektir.

 

Vahiy, Allah'ın insanlarla konuşmasının adıdır.

Vahiy, Allah'ın yerlerle, göklerle konuşmasının adıdır.

Vahiy, Allah'ın arılarla konuşmasının adıdır.

Vahiy, Allah'ın peygamberlerle (nebîlerle) konuşmasının adıdır.

Vahiy, Allah'ın resûllerle konuşmasının adıdır.

Vahiy,Allah'ın peygamber olmayan, resûl de olmayan insanlarla konuşmasının adıdır.

 

Devrin imamı, Allah'tan vahiy alır.

Bütün kavimlerdeki resûller, Allah'tan vahiy alır.

İradelerini Allah'a teslim eden, Allah'ın irşad makamına tayin ettiği mürşidler, Allah'tan vahiy alır.

İrşada ulaşanlar, Allah'tan vahiy alır.

Nefslerini Allah'a teslim edenler, Allah'tan vahiy alır.

Daimî zikre ulaşıp da, bahsettiğimiz 7 vasfın sahibi olan herkes, Allah'tan vahiy alır.

 

İnsanların büyük kısmı Allah’ın sesinin işitilemeyeceği görüşünde birleşmiş olsalar da bütün bu âyet-i kerimeler, gerçeği açıkça ortaya koymaktadır. Kaldı ki bütün Hakk dostları Allahu Teala ile konuştuklarını ifade etmişlerdir.

Fahreddin Râzî Hazretleri: “Allah’ı görmek nasıl mümkünse, işitmek de öyle mümkündür.” buyurmuştur.

 

İmam-ı Gazalî Hazretleri de buyurmuştur ki: “Cenab-ı Hakk’ın sözünü harf ve sesle işittiğine inanmayan kimseye demeli ki: ‘Allah’ın ahirette gözle görüleceğini inkâr ediyor musun? Allah harf ve savt olmayan ve mahlûk sesine benzemeyen sesini, istediği kuluna dilediği surette işittirir. O kul da, o sesin Hakk’ın kelâmı olduğunu anlar. ”

 

" Garip fakir yetimlere kılsen şamdan,

Parçalayıp aziz canın eyle kurban,

Yiyecek bulsan cemil ile kıl sen ihsan,

Haktan işitip bu sözleri dedim işte" ifadesi, Ahmed Yesevi Hazretlerine aittir.

 

Yunus Emre de: “Çalaptır, söylettirir. Bizi konuşturan, Allah’tır.” buyurmaktadır.

 

Abdulkadir Geylani Hz. Sohbetler kitabında;

‘Allah onun kalbine vahyedeceğini vahyeder.Tıpkı Musa (A.S) ın annesine vahyettiği gibi.’ buyurmaktadır.

 

Abdülkadir Geylâni Hz. Risale-i Gavsiye‘de;

" Ya Gavsı Âzam dedi Allah

Lebbeyk Rabbi gavs dedim.

Ya Gavsı â’zam hiçbir şeyde zahir olmazdım,

İnsanda zahir oluşum gibi...

Ya Gavsı â‘zam insan sırrımdır ve onun sırrıyım.

Gavs dedi Rabbim Teâla‘yı gördüm ve sordum

Yarabbi aşkın manâsı nedir.

Ya Gavs dedi aşık ol bana, aşık benim ve aşk benim.

Kalbini benden gayrımdan çevir ve fariğ kıl.

Rabbimi gördüm ve miraçtan sordum." buyurmaktadır.

 

Cüneyd-i Bağdadi Hz.;

"Ârif, kendisi sustuğu hâlde içinde Hakk'ın konuştuğu kimsedir” buyurmuştur.

Hz. Mevlâna da, Mesnevi’nin Allah tarafından kendisine öğretildiğini ifade etmektedir.

 

Allahû Tealâ, Bediüzaman Said-i Nursî Hazretlerine vahyederek, Risale-i Nur külliyatını vücuda getirmiştir.

 

" Risale-i Nur benim şahsi malım değildir. Kur'an-ı Hakim'in bu zaman da teressuh eden bir Mucize-i Maneviyesidir. " (Bediüzzaman Said-i Nursi, Necmeddin Şahiner s.434 )

 

Rad 38 ve Ali İmran 184’de buyrulduğu üzere kıyamete kadar şeriat hükmü içermeyen sohbet kitapları gelmektedir.

 

13/RA'D-38: Ve lekad erselnâ rusulen min kablike ve cealnâ lehum ezvâcen ve zurriyyeh(zurriyyeten), ve mâ kâne li resûlin en ye’tiye bi âyetin illâ bi iznillâh(iznillâhi), li kulli ecelin kitâb(kitâbun).
Andolsun, senden önce de resûller gönderdik. Onlara da eşler ve zürriyyet (çocuklar) kıldık. Bir resûl için, Allah’ın izni olmaksızın bir âyet getirmesi olmaz (mümkün değildir). Her zamanın, bir kitabı vardır.

 

3/ÂLİ İMRÂN-184: Fe in kezzebûke fe kad kuzzibe rusulun min kablike câu bil beyyinâti vez zuburi vel kitâbil munîr(munîri).
Artık seni yalanlarlarsa (üzülme), halbuki, senden önceki, açık belgeler, yazılı sayfalar ve nurlu kitaplar getiren resûller de yalanlanmıştı.

 

Görüldüğü gibi, Rabb’imiz âyetlerini her zaman gönderir. Peygamberlere gönderilenden farkı ise, şeriat içermemesidir.

 

Allahû Tealâ’nın velî resûllere vahyi, risaleti temsil eden; asla şer’î bir hüküm taşımayan ve kişinin doğrudan kalbine verdiği vahiydir. Her devirde, Allah’ın vazifeli kıldığı bütün davetçilerin, hidayetçilerin ve velî mürşidlerin; Allah’ın vahyine muhatap oldukları kesindir.

 

Kur’ân’a göre vahiy, Allah’ ın kul ile konuşmasıdır. Allahû Tealâ sıradan bir insanla konuşur mu? EVET! Allah dilerse, dilediği kişiyle konuşur. Ayetleri birlikte inceledik. Allah dilediğine vahyeder. Ama daimi zikre ulaşan herkese vahyediyor. Günümüz din tatbikatında bilinen “Allah Peygamberlerden başkasına vahyetmez. Vahiy, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’den sonra kesilmiştir.” ifadesi dinimize girmiş en büyük bidatlerden birisidir.

 

Bütün bu açıklamalardan anlaşılan odur ki; “Allah yalnız peygamberlere vahyeder.” ifadesi, Kur’ân-ı Kerim’e göre asla geçerli değildir.

 

Allah razı olsun.

 

 

      

 
Ziyaretçi defterinden son mesajlar
Günay
Allah sizlerden ebedi razı olsun,devrin imamını başımızdan eksik etmesin ve hamını hidayet...
Perşembe, 24 Mayıs 2012 10:56
En son eklenen download dosyaları
Ziyaretçi Sayacı
BugünBugün127
DünDün252
Bu haftaBu hafta1492
Bu ayBu ay6099
ToplamToplam253809
Sitede ara